"Hep küçük şeyler bizi sevindiren..."/ "It is always the little things that makes us happy..."
5.06.2012
Her gün sanat/ Art everyday ::14,5
3.06.2012
Her gün sanat/ Art everyday ::13,5
Yine eskilerden, yolculuk günlüklerinden...17.7.1998.
Again from oldies, taken from a travel journal...17.7.1998.
Ljubljna'dan ilk izlenim, köprü üzerinde, SLOVENYA/ first impression of Ljubljana, on the bridge, SLOVENIA
Her gün sanat/ Art everyday :: 12,5
Bazen bakış açımızı değiştirmek bir zorunluluktur. Sonuçları hiç de fena olmayabilir...
Sometimes changing our point of view is a must. Which yields to results that are not bad at all...
Lüleburgaz Sokollu Mehmet Paşa Camii (1569) mihrabı alt görünüşü, Kırklareli, TÜRKİYE
Bottom view of the mihrab of Lüleburgaz Sokollu Mehmet Pasha Mosque (1569), Kırklareli, TURKIYE
Labels:
fotoğraf/ photography,
sanat/ art
Her gün sanat/ Art everyday :: 11,5
maNga için başka bir poster/ another poster for maNga
30 Mart 2012 konseri için/ for the 30 March 2012 concert, Izmir/ TURKIYE
1.06.2012
Hergün sanat/ Art everyday :: 10,5
Labels:
fotoğraf/ photography,
sanat/ art
Her gün sanat/ Art everyday :: 9,5
"Para"nın icat olduğu yer
Where "money" was invented
Artemis Tapınağı (MÖ 4. yy)/ Temple of Artemis (4th cent. BC), Sardis, Manisa, TURKIYE
Her gün sanat/ Art everyday :: 8,5
Labels:
fotoğraf/ photography,
sanat/ art
31.05.2012
Her gün sanat/ Art everyday :: 7,5
Buca Kasaplar Meydanı'nda bir 19. yy evi/ A 19th century house in Buca Kasaplar Square- İzmir, TURKIYE
Labels:
fotoğraf/ photography,
sanat/ art
27.05.2012
26.05.2012
Hergün sanat/ Art everyday :: 5
Bugünkü dosya biraz tartışmalı aslında. Yapılan işin saf anlamıyla sanat olduğunu iddia etmek zor. Daha çok uzun soluklu bir hayalin gerçeğe dönüşme hikayesi...Sanatla ilgisi de bir şeyi yoktan var etme derdi. İnsanların değil ama yapıların ikinci bir şansı hakettiği inancıyla, böyle bir yerden başlayıp...
Today's file is a bit debatable in fact. It is hard to claim that the work done is pure art. It is rather the story of a long term dream becoming real...Its relation to art is the concern to create something out of the blue. With a belief that all buildings (but not human beings) need a second chance, starting from such a point...
Soli Pompeiopolis Sütunlu Caddesi (MS 2. -3. yy) Güney Ucu- Restorasyon öncesi, Mersin, TURKIYE
South Tip of Soli Pompeiopolis Colonnaded Street (2nd- 3rd Cent. AD) - Pre Restoration, Mersin, TURKIYE
...1800 yıl sonra bu noktaya gelmek.
...arriving at such a point after 1800 years.
Soli Pompeiopolis Sütunlu Caddesi (MS 2. - 3. yy) Güney Ucu- Restorasyon süreci, Mersin, TURKIYE
South Tip of Soli Pompeiopolis Colonnaded Street (2nd- 3rd C. AD)- Restoration in progress, Mersin, TURKIYE
Tamamlanmasına çok az kaldı.
There is little left for completion.
25.05.2012
Hergün sanat/ Art everyday :: 4
Labels:
fotoğraf/ photography,
sanat/ art
24.05.2012
Hergün sanat/ Art everyday :: 3
İzmir seni seviyorum ama şu oynak havan bazen insanı çileden çıkarıyor. Pembe Panter'in bulutu gibisin.
Izmir I love you but your unpredictable weather may at times piss me off. You are like the cloud of Pink Panther.
23.05.2012
Hergün sanat/ Art everyday :: 2,5
Bu serinin bir amacı kendimi hergün sanatla ilgili bir etkinlik yapmaya zorlamak. O gün bir şey üretemediysem, cepten yiyorsam buçuklu bir numara ile durumu özetlemeye karar verdim:)
07.11.2011 Cunda Adası (Cunda Island) / Ayvalık/ Balıkesir/ TURKIYE
22.05.2012
Hergün sanat/ Art everyday :: 1
Kendi kendimle küçük bir düello. Hergün sanatla ilgili bir şeyler yapmak için. Belki bir çizim, belki bir fotoğraf, belki yine heykel kimbilir...Kendimi çok ciddiye almadan ama ipleri de hemen salmadan. Denemenin bile mutluluk verdiğini unutmadan. Bu fikirden hareketle maNga için yaptığım bir kolaj/poster açılışa uygun düşer diye düşündüm.
A challenge with/ for myself. To do something related to art everyday.
Perhaps a drawing, maybe a photo, maybe sculpture again, who knows...Not
taking myself too seriously yet not letting go immediately. Without
forgetting that even the trial gives happiness.So I thought it would be
apt to start with a collage/ poster that I have done for maNga.
19.05.2012
19 Mayıs/ May 19
Atatürk'ü ve devrim sözcüğünü ağzına almaktan korkan bir toplum olduk. Bayramları kutlamak için "izin verilen" bir toplum olduk. Atatürk bir süper kahraman, canavar ya da diktatör değildi. Hepimiz gibi gülerdi, ağlardı, düşünürdü yani insandı. Ama ülkesini çok seven bir insandı. "Türk" olmanın bir ırka dahil olmaktan öte, bu topraklarda kardeşçe yaşamayı bilen herkesin inanmayı seçtiği düşünce olduğunu bilecek kadar bilge ve umutlu bir insandı. Atatürk'ü, devrim arkadaşlarını ve bu uğurda ölen herkesi minnetle anıyorum. Bugün Bağımsızlık Mücadelesinin başladığı gündür ve mücadele henüz bitmemiştir. Hepimizin bayramı kutlu olsun...
We became a society who is afraid to pronounce Atatürk and the word "revolution". We became a society who is "permitted" to celebrate the national feasts. Atatürk was not a super hero, monster or dictator. He used to laugh, cry, think just like us; thus he was a human being. But he was a guy who loved his country so much. He was so wise and hopeful to know that being a "Turk" was not about being included in a certain race but it was a thought that all who knew to live peacefully in this land chose to believe in. I remember Atatürk, his revolution friends and all who died for this aim in gratitude. Today is the day The Independence War had started and the fight is not over yet. May our feast be merry for all of us...
hayat/ life
Hayat bir Fellini filmidir. 1800 km yol yaparsın, eve uyku hayaliyle dönersin. Bir de bakarsın ki yan sokakla cadde arası kapatılmış, mahalle düğünü var, adamlar odanın içinde "Arabım" çalıyor:) Gülüyorum daha ne yapayım...
Life is a Fellini film. You travel 1800 kms, dreaming of sleep as you get back home. Only to realize the next street is blocked for having a wedding in the neighbourhood, the guys sound like they are playing "My Arab" in your room:) I am laughing what can I do...
18.09.2009
dönüşüm/ transformation
16.09.2009
st. matthias'ın kapısı/ door of st. matthias
sagalassos senatörü/ senator of sagalassos
18.05.2007
deniz
Başını olabildiğince yukarıda tutmaya çalışarak ufka doğru baktı. Ciğerlerini yakarak derin bir nefes aldı ve tekrar suya daldı...
31.12.2006
yetenek
Seni hep konuşurken dinlemeye alışmış bir kedinin şarkı söyleyişini duyduğunda şaşırması gibiydi hayat... Hani herşeyin düzenini bilme rahatlığını sürerken aynılıktan tedirgin olmak, yeniyle karşılaşınca afallamak, gerisin geri kaçmak; ama sonunda bunun pek de fena bir durum olmadığına karar vermek ve içten içe sevinmekti. Ben böyle bir adamdım işte... Kadınların çoklukla lanetlediği, nice kalpler kıran bu insan için mesele basitti. Girdiğim her kaba sığabiliyordum çünkü kabın dışında ben yoktum. Böylece bir insandan diğerine geçer oldum. Üstelik bir sanatçı titizliğiyle, çok da iyi yapıyordum bu işi. Herkesin övüneceği bir yeteneği vardı: Kimi alev yutuyor cam yiyordu; kimi tek ayak üstünde top sektiriyordu. Ben de uyum sağlıyordum.
22.08.2006
yaza dair
Bu güneş renkli mısır tanelerinin tatlı kokusu olduğu müddetçe ben yaşayacağım. Sahilde çocuk sesleri, ürperten akşam meltemleri, küsmeyen yaseminler, nemli çarşaflar, uzun yolculuklar, hep aynı aldanmalar, aldatmalar... Geçer. Tortusu kalır.
Mızıkçılık yapmıyorum. Hey yaz, pabucu yarım... Çıktın dışarı bari oyunu tam oynayalım.
18.07.2006
hem uzak hem yakın

Sekiz yıl sonra hiçbir şey değişmemiş...Güneşin altında aynı telaşlı kalabalık, aynı neşe, aynı dayanışma. Balık ağlarını tamir edenler, ağın içinde çırpınanlar, seferden dönenler, ufuğa hazırlananlar...Bir ucundan ben de dokunuyorum hepsine. Bir tutam kahkaha koydum cebime, biraz lal renkli yaşam savaşı, biraz inat da lazım en sarısından, sonra sabır zümrüt yeşili, elbette huzur deniz mavisi. Taşıyıp sevincimi bir tekneden ötekine yüzümü güneşle yıkadım.
Yaşamdan kayıp gidenlere inat sığınaklar hep yerli yerinde.
28.05.2006
Bakımsız Bahçelerden Faydalanma Kılavuzu
Kuzey Ege’de verimsiz bir toprak parçası bulmak neredeyse imkansız gibidir. Bu durum ekilenlerden az ya da çok ürün alınmasını sağlarken bahar aylarıyla birlikte her yeri diz boyu yabani ot ve çiçeklerin basmasına da imkan verir. Biraz tembellik ederseniz özenerek türlü tohumlar attığınız bahçenize vardığınızda kıpkırmızı bir gelincik (bazen de bembeyaz bir papatya*) tarlasıyla karşılaşabilirsiniz. Evcil çiçeklerse çoktan hayal olmuştur. Ey bahtsız kentliler üzülmeyiniz! Düşünülenin aksine bu gelinciklerin bahçede veya vazoda nazlı nazlı salınmak dışında faydaları da vardır. Mahvolan bahçeniz için soğuk bir bardak su içmek yerine gelinciklerden yapılmış tatlı bir şurup içebilirsiniz...
Öncelikle bir avuca sığacak kadar gelincik toplanır.
Sonra hepsi düz bir yere serilir (tercihen bir gazete kağıdı üzerine). Hafifçe silkelenen çiçeklerin tohumları ile yaprakları kolayca ayrılır. İnat eden yapraklar elle koparılır. Gelinciklerin tohumları ile kaynaşmış böcekler dikkate alınmalıdır. Böcekler tek tek ayıklanır, öldürülmez, bahçeye geri götürülüp toprağa bırakılır.
Daha sonra gelincik yaprakları bir kaba alınıp güzelce yıkanır. Bu aşamada birkaç tane güzel kokulu, koyu renkli gül bulmak önemlidir (evet, yine bakımlı bahçelere muhtacız...). Onların yaprakları da eklenir.
Son bir yıkamadan sonra karışım cam bir şişenin içine doldurulur. Limon tuzu ve su eklenir. En fazla 2 hafta sonra şurup hazırdır. Yoğun kıvamda olacağı için karışımın su (ve isteğe göre şeker eklenerek) ile seyreltilmesi gerekebilir.* Papatyalar için iki kullanım şeması önerilebilir: İlki kaynatıp çayını içmek. Sakinleştirici etkisi var. İkincisi de yine kaynatıp karışımı saçınıza sürmek. Ancak esmerlere bunu tavsiye etmiyorum, sabah uyandığınızda sarışın olma ihtimaliniz çok fazla.
** Gelincik şurubuma katkıda bulunan bütün bakımsız bahçe sahibi komşularıma teşekkürü borç bilirim.
27.05.2006
Gitme
Aramızda ölü bir ırmak uzanıyor şimdi. Kıvrıla kıvrıla değil, dümdüz bir su parçası. O kadar durgun, öyle ifadesiz ki korkarsın. Sırf karanlık dağılsın diye başına beyaz bir yazma bağlarım belki. Üstünü de örterim üzülme; hem gözlerini de kapatırım. Usulca bir kuruş bırakırım dilinin altına. Son bir söz beklerim. Konuşamazsın ki.
Sen o kuruşu alırsın. Bir ömrün bedelidir elinde tuttuğun. Benim duvarlarım yıkılır sen suya ilerlersin. Göremem kürekçinin yüzünü. Yanına ilişmek isterim olmaz. Her darbede uzaklaşırsın. Bakakalırım. Ben ıssız, ben en cesur ama en yalnız; karşı kıyıya gelemem ki...
Ölüler ülkesindeki ırmağı geçmek için her ruh sandalcıya bir metelik vermek zorundaydı. Irmağın ötesindeki bataklığı katetmek içinse mutlaka toprağa kavuşmuş olmak gerekiyordu. Bu yüzden antik dönemden başlayarak her ölünün dilinin altına bir metelik konuldu ve gömüldü. Toprağa karışmayan ruhlar 100 yıl boyunca başıboş gezmekle cezalandırıldı. Kaderleri bu sürenin sonunda belirlenecekti. Asırlar geçti. Sebepler unutuldu ama eylemler değişmedi. Biz ölülerimizi son yolculuklarına uğurlamaya devam ettik. Bilmediğimiz yolun toprakta değil suda bittiğiydi.
18.04.2006
Uzun Burunlular Kenti
Bahar geldi mi o şehrin çocukları kendilerini sokaklara atarlardı...
Güneş batana, anneler çağırana kadar girilmezdi evlere. Yüzleri hep kirli, giysileri hep soluk, bir topun peşinde koştururdu o çocuklar. Günden güne artan yaralarla kaplıydı hepsinin dizleri. Çelimsiz bacakların sürdüğü bisikletlerin arkasında kardeşler taşınırdı bir çanta gibi. Kardeşlerden ayrılınmazdı. Her mahallenin bir bisiklet çetesi vardı. Yan mahallenin çetesiyle kavga edilir, gerekirse dayak yenir ama annelere söylenmezdi. O kentin çocukları sır saklamasını bilirdi.
Herkes kendi uçurtmasını kendi yapardı. İnce çıtalar birbirine çakılır, ipleri gerilir, evdeki unlu bulamaçla gazete kağıtları yapıştırılırdı. En güzel yeri kuyruğuydu o uçurtmaların. Dedeler vardı ellerinden tutulacak. Yüksek bir düzlüğe çıkılır, uçurtmalar salınırdı. Yukarı bakıp koşarken düşenler hiç ağlamazdı. Uçurtma için düşenlerin canının yanmadığı bilinirdi. Sırası gelince uçurtmalar kardeşlere devredilir, sabırla beklenirdi. O kentin çocukları paylaşmayı baharda öğrenirdi.
Okul oyun oynamak için gidilen bir yerdi. Çeşme başında su savaşı yapılır, sırılsıklam derse girilirdi. Öğretmenler önlüklerin neden ıslak olduğunu sormaz, hastalananlara kızmazdı.
Herkes hayatında en az bir kez ipek böceği beslerdi. Okulun karşısındaki bakkaldan yalvar yakar bir tırtıl alınır, eski bir ayakkabı kutusuna konurdu. Mahalledeki tek tük dut ağaçlarına tırmanılır, olabildiğince çok yaprak koparılırdı. Her çocuk tırtılının yemek yiyişini, kozayı örüşünü, kelebek olup çıkışını izlerdi. Kentin çocukları sorumluluğu ilk kez baharda önemserdi.
Güneş batana, anneler çağırana kadar girilmezdi evlere. Yüzleri hep kirli, giysileri hep soluk, bir topun peşinde koştururdu o çocuklar. Günden güne artan yaralarla kaplıydı hepsinin dizleri. Çelimsiz bacakların sürdüğü bisikletlerin arkasında kardeşler taşınırdı bir çanta gibi. Kardeşlerden ayrılınmazdı. Her mahallenin bir bisiklet çetesi vardı. Yan mahallenin çetesiyle kavga edilir, gerekirse dayak yenir ama annelere söylenmezdi. O kentin çocukları sır saklamasını bilirdi.
Herkes kendi uçurtmasını kendi yapardı. İnce çıtalar birbirine çakılır, ipleri gerilir, evdeki unlu bulamaçla gazete kağıtları yapıştırılırdı. En güzel yeri kuyruğuydu o uçurtmaların. Dedeler vardı ellerinden tutulacak. Yüksek bir düzlüğe çıkılır, uçurtmalar salınırdı. Yukarı bakıp koşarken düşenler hiç ağlamazdı. Uçurtma için düşenlerin canının yanmadığı bilinirdi. Sırası gelince uçurtmalar kardeşlere devredilir, sabırla beklenirdi. O kentin çocukları paylaşmayı baharda öğrenirdi.
Okul oyun oynamak için gidilen bir yerdi. Çeşme başında su savaşı yapılır, sırılsıklam derse girilirdi. Öğretmenler önlüklerin neden ıslak olduğunu sormaz, hastalananlara kızmazdı.
Herkes hayatında en az bir kez ipek böceği beslerdi. Okulun karşısındaki bakkaldan yalvar yakar bir tırtıl alınır, eski bir ayakkabı kutusuna konurdu. Mahalledeki tek tük dut ağaçlarına tırmanılır, olabildiğince çok yaprak koparılırdı. Her çocuk tırtılının yemek yiyişini, kozayı örüşünü, kelebek olup çıkışını izlerdi. Kentin çocukları sorumluluğu ilk kez baharda önemserdi.
Cicoz sakız hem meşe olur hem de çiğnenirdi. O kentte bir çocuğun dilinin sarı, mavi veya kırmızı olması olağandı. Leblebi tozunun bir parçası hep buruna kaçar, geri kalanı da yanaklara dağılırdı. Küçük adamların şekeri yenir, kutularıyla oyunlar oynanırdı. Türlü çeşit, rengarenk piramit kolonyalar vardı. O kentin çocukları bu yüzden çok güzel kokardı.
Her çocuk yokuş aşağı bir zeytinliğin içinden, yuvarlanan çemberinin ardısıra koşardı. Bütün yollar denize çıkardı. Çemberler yitip gider, yerleri doldurulamazdı. O kentin çocukları kaçanın kovalanamayacağını, kaybetmeyi baharda görürlerdi.Koşmaktan yorgun düşünce kaldırıma kilim serilir, balkon altında çiğdem yenirdi. Büyükler yukarıda oturup izlerlerdi. Akşamlar asla yalnız geçmezdi. Ertesi sabah buluşmak üzere sözler verilir ve sözler tutulurdu. Sözünde durmayanın burnu uzardı.
O kentte çok bahar geçti. Çocuklar büyüdü. Yeni çocuklar geldi. Çocukların burunları hala kısa. Büyüklerinse aynaya bakamadıkları söyleniyor.
Bu Akşam Kanatlarım Var...
Öyle akşamlar olur ki deniz kokusu iç sokaklara kadar sokulur. Limon çiçekleri tokat gibi çarpar insanın yüzüne. Ilık hava ikinci bir tendir sarar her yanını. İnsan en çok böyle zamanlarda farkına varır bedeninin:
Ellerin vardır örneğin hiçbir yere sığdıramazsın. Kulakların vardır her sese açık. Duyduğun ilk ağustos böceği midir üçüncü kırlangıç ailesi mi? Bir boynun olduğunu hatırlarsın sözgelimi; saçların fazlalıktır. Omuzların açıkta değildir henüz ama lodos yakandan içeri dolmaktadır. Cılız kolların güçlüdür, istesen dünyayı bile kaldırır. Göğsün hızla inip kalkar; vefalı bacakların koşarak geçmiştir çünkü her yolu. Ya ayakların, aylardan beri ilk kez bu kadar özgür, sızlar da sızlar yine de hiç ihanet etmez. Bir şey olmalıdır insanı delirtecek, belki bir mucize beklenir. Bu sebepsiz mutluluk yerini bulmalıdır. Hiçbir şey olmaz.
Bir komşuyla karşılaşılır. İçten bir gülümseme alınır. İçten bir iyi akşamlar verilir. Akşam gerçekten de iyidir. Bazen sekerek de olsa yürüyebilmek, çarpık dişlerine rağmen gülümseyebilmek de bir şeydir.
1.04.2006
bahçedeki misafir

Üç kardeştiler. Çok uzaklardan geldiler. Günlerce kocaman bir hangarda konakladılar. Orada tanıştık beyefendilerle. Alımlı hemcinslerinin arasında en mahcuplarıydılar. Tuttum ellerinden getirdim bahçeye. Kıyamadık ayırmaya. O gün bugündür yan yana beklemekteler.

* Sol alt karedeki menekşeler, çilek saksısı ve sağ üstte görülen limon ağacı bu fotoğrafa sonradan eklendi. Herşey yolunda giderse yaz başında böyle olacak bahçe. Önümüzdeki yılın iki hedefi: Ortaya Rodos mozaikli küçük bir döşeme yapmak ve kayısı ile limon arasına bir hamak germek: )
26.03.2006
bahçevan
Pazar akşam üzeri itibariyle bir yediveren limon ağacım, üç fideli bir çilek saksım ve tam kırk üç tane daha menekşem oldu. Hepsinin çukurlarını ben açtım, can suyunu verdim. Umarım adı üzerinde kaypak bahar onlara kötü davranmaz. Bir daha yanlarına gidene kadar başlarının çaresine bakacaklar.
Günün ardından ipe asılacaklar:
- İnce bir bel ve sırt ağrısı
- Pisboğazlık sonucu felç olmuş bir mide
- Mart ayı diyerek ciddiye almadığım güneşin rüzgarla birlikte elmacık kemiklerime, burnuma ve dudaklarıma bıraktığı kavruklar
- Eşek derisinden hallice ellerim

19.03.2006
isimlendiremediğim
Çoktandır böyle sabahlara uyanmamışım. Derin bir şaşkınlık, içimde cevaplanmayan “bu da nereden çıktı?” sorusu... Gündüz itip kaktıkların geceleri sıkıştırıyor seni. Neden konuşmazsın be kadın? Neden dokunabilecekken ellerini saklarsın? Adını söylemeyince yok olur mu sanırsın? Bütün inkarların bir bir bulur seni. İşte böyle bir sabaha uyanırsın. Kaçırırsın gözlerini ama taşıdığın yüzde bir tek cümle asılıdır: Ben katıksız bir korkağım.
11.03.2006
hayat yumakları
Moira kız kardeşler kaderi belirleyen üç tanrıçaymış.* Her insan doğduğunda onun yaşam ipliğini bükmeye başlarlarmış. Canları istediğinde de ipi keserek hayatı sonlandırırlarmış. O kadar güçlü ölümsüzlermiş ki tanrıların babası Zeus bile saygı duyarmış kararlarına. Moiraların belirledikleri değiştirilemezmiş.
Bugün “kaderin ağlarını örmesi” deyiminin bu eski inanışla bir ilgisi olup olmadığını düşündüm. Sonra İngilizce’de “fate” (kader) ile “fatal” (ölümcül) arasındaki benzerlik geldi aklıma. Yakın bir göbek bağı İtalyanca’da “fata” (peri kızı) ile “fatal” (yine ölümcül) arasında mevcut. Fransızca’da da “fatal” ile “fatalité” (kader) kardeş.
Gözümün önünde canlandırdım: Üç kız kardeş hayat yumaklarımızı bir kumaşa dokuyor. O zaman aynı bağlamın parçası oluyoruz. Bize verilen yerde kısıtlı bir şekilde esneyebiliyoruz gel gör ki iki yumak atlayıp üçüncüye erişemiyoruz. Öteki kumaşa da geçemiyoruz çünkü tezgahın dışına taşamıyoruz...
Ben bu tasarıdan hoşlanmadım. Bütün raslantıları dışlıyor gibi geldi. Başka bir şey düşledim: Sakar kız kardeşler hayat yumaklarımızı ellerinden düşürüyor. Yerde bütün ipler karışıyor. Çarpışma anında birbirine dolananlar artık hep beraber yaşıyor. Çarpışmanın şiddetiyle geri sekenler ayrı yönlere gidiyor, bir daha hiç karşılaşmıyor. Çarpışma öncesi ve sonrası asla aynı olmuyor. Ama ilk dokunuştan sonra gerçekleşecekleri Moiralar bile bilmiyor. Onlar sadece başlangıca ve bitişe karar veriyor. Böylesi daha güzel (sanki)...
*Azra Erhat, “Mitoloji Sözlüğü”, 1989, 4. Basım.
Bugün “kaderin ağlarını örmesi” deyiminin bu eski inanışla bir ilgisi olup olmadığını düşündüm. Sonra İngilizce’de “fate” (kader) ile “fatal” (ölümcül) arasındaki benzerlik geldi aklıma. Yakın bir göbek bağı İtalyanca’da “fata” (peri kızı) ile “fatal” (yine ölümcül) arasında mevcut. Fransızca’da da “fatal” ile “fatalité” (kader) kardeş.
Gözümün önünde canlandırdım: Üç kız kardeş hayat yumaklarımızı bir kumaşa dokuyor. O zaman aynı bağlamın parçası oluyoruz. Bize verilen yerde kısıtlı bir şekilde esneyebiliyoruz gel gör ki iki yumak atlayıp üçüncüye erişemiyoruz. Öteki kumaşa da geçemiyoruz çünkü tezgahın dışına taşamıyoruz...
Ben bu tasarıdan hoşlanmadım. Bütün raslantıları dışlıyor gibi geldi. Başka bir şey düşledim: Sakar kız kardeşler hayat yumaklarımızı ellerinden düşürüyor. Yerde bütün ipler karışıyor. Çarpışma anında birbirine dolananlar artık hep beraber yaşıyor. Çarpışmanın şiddetiyle geri sekenler ayrı yönlere gidiyor, bir daha hiç karşılaşmıyor. Çarpışma öncesi ve sonrası asla aynı olmuyor. Ama ilk dokunuştan sonra gerçekleşecekleri Moiralar bile bilmiyor. Onlar sadece başlangıca ve bitişe karar veriyor. Böylesi daha güzel (sanki)...
*Azra Erhat, “Mitoloji Sözlüğü”, 1989, 4. Basım.
4.03.2006
Deliliğe Övgü

Kendisi “deli incir” imiş. Yaprakları dökülmüşken bile meyve verme yetisine sahip. Verimli olabilmek için delirmek gerektiğine en güzel kanıt... Saygıyla eğiliyorum önünde.
1.03.2006
gelgit
Artık aramasan da olur beni. Limandaki dalganın kıvrımlarına karıştım, yelkeni dolduran lodosa. Kuma gömülmüş bir kabuktayım. O kadar çok var ki benden istesen de bulamazsın. Yengecin bacağında yolcuyum. Sarhoşluk yalnız bize mi verildi sandın? Yükselen ay ışıyor üstüme. Islak bir ayak izi uzunluğuncaymış yaşamım. Sabah sisinde ince ve hainim. Her nefeste bir kaleyi derinden salladım. Akıntıya boyun eğen kestanenin dikenindeyim işte. Farketmeden can yakmakmış tek amacım. Bir gelişle kondum dünyanın kıyısına, bir gidişle kaybolurum...
28.02.2006
görünmeyen kent
Bir kent hayal etsem...İçinde tüm sevdiklerim. Kimse uzaklara gitmemiş ve hiç kimsenin başka bir yere ihtiyacı yok. Bu da benim görünmezim olamaz mı?
10.02.2006
6.02.2006
patates kızartması
Sıradan bir Pazar günüydü. Her zamanki rotamda ilerliyordum ben. Bütün meşgul insanlar gibi acilen gerçekleştirilecek planlarım vardı. Sürem doluyordu, erteleyecek bahanem kalmamıştı. Ama hala güvenle yürüyen ayaklarıma inat şu koca kafama söz geçiremiyordum ya çok ayıptı.
Karşıma çıkan bitli yaratığa ayıracak zamanım yoktu tabii. Biliyordum, laf olsun diye bakmıştım içeriye. 2 saat sonra kendimi aynı yerde bulmam mümkün değildi. Ertesi gün rüyama sızmayacağını da anlamıştım hemen. Bir hafta sonra elimdeki kutuyla “ev sakinleri seni kapının önüne koyacak!” diyen sese de gülmeyecektim. Ben yürüyordum, planlarım vardı.
“Daha çirkinini bulamadın mı?” yorumuyla karşılanan bu bitli yaratık hayatımı ikiye bölmeyecekti. Çoktan unuttuğum P. öncesi ve sonrası olamazdı. Ben top peşinde koşturacaktım ve efendi (!) kim karıştıracaktım öyle mi? Dört ayaklı hem de bıyıklı bir yaratık istiyor diye güneşin önünden çekilecektim, bir de üstüne “uyuyorum dokunma!” patisi yiyecektim... Mümkün değildi tabii, ben yürüyordum.
Gecelerce uyuyamayıp bu sarı- beyaz yaratığa arkadaş arayacaktım. Oturduğum koltuğu işgal etmesine göz yumacaktım. Gördüğüm en meraklı canlı olmasını kabullenecektim. Çizimlerimi tırmıklamasına izin verecektim. Yeni temizlediğim mutfağı dağıtmasına ses çıkarmayacaktım. Hatta aynı anda hem bu kadar havalı hem de bu kadar şaşkın olmasını bile kıskanmayacaktım. İhtimal dışıydı. Sıradan bir Pazar gününde yürüyordum, üstelik planlarım vardı. Ama bir kedi gördüm ve herşey değişti.
Karşıma çıkan bitli yaratığa ayıracak zamanım yoktu tabii. Biliyordum, laf olsun diye bakmıştım içeriye. 2 saat sonra kendimi aynı yerde bulmam mümkün değildi. Ertesi gün rüyama sızmayacağını da anlamıştım hemen. Bir hafta sonra elimdeki kutuyla “ev sakinleri seni kapının önüne koyacak!” diyen sese de gülmeyecektim. Ben yürüyordum, planlarım vardı.
“Daha çirkinini bulamadın mı?” yorumuyla karşılanan bu bitli yaratık hayatımı ikiye bölmeyecekti. Çoktan unuttuğum P. öncesi ve sonrası olamazdı. Ben top peşinde koşturacaktım ve efendi (!) kim karıştıracaktım öyle mi? Dört ayaklı hem de bıyıklı bir yaratık istiyor diye güneşin önünden çekilecektim, bir de üstüne “uyuyorum dokunma!” patisi yiyecektim... Mümkün değildi tabii, ben yürüyordum.
Gecelerce uyuyamayıp bu sarı- beyaz yaratığa arkadaş arayacaktım. Oturduğum koltuğu işgal etmesine göz yumacaktım. Gördüğüm en meraklı canlı olmasını kabullenecektim. Çizimlerimi tırmıklamasına izin verecektim. Yeni temizlediğim mutfağı dağıtmasına ses çıkarmayacaktım. Hatta aynı anda hem bu kadar havalı hem de bu kadar şaşkın olmasını bile kıskanmayacaktım. İhtimal dışıydı. Sıradan bir Pazar gününde yürüyordum, üstelik planlarım vardı. Ama bir kedi gördüm ve herşey değişti.
5.02.2006
Bergama / Pergamon
Bergama üzerine söylenecek onca şey varken ben onu zarif kadınlarıyla hatırlamak istiyorum.İster ölümlü ister tanrıça... İster soylu ister ayaktakımı... Zamanın önüne düşmüş birkaç çizgi hepsi. Binlerce yıl ötesinden eteklerini savuran rüzgar bugün benim saçlarımda dolaşıyor uslu uslu...
Labels:
çizim/ drawing,
eskiz/ sketch,
sanat/ art
7.12.2005
parkta
Eski balıkçı barınağının yerinde kocaman bir park uzanıyor şimdi. Senin defalarca kaçtığın o kayalara kimse yaklaşmıyor. Çıplak ayak dolaşıp çimlerde bir dilek diliyorum ki İzmir konuşuyor: Senin sesini çok özlemiş...
6.12.2005
yağmurda
Hastanenin önündeki ağaçlı yol da değişmedi. Belki biraz daha gürültülü ve kalabalık. Ama hala yağmurda ıslanmadan geçebilirsin o yoldan. Ve yeterince sabırlıysan Yeşil Köşk'te bir mola bile verebilirsin kimbilir...Dinlersen duyarsın, İzmir senin sesini çok özlemiş.
5.12.2005
oda
Odam denizi görmüyor. Ama bahçemde hiç solmayan limon ağaçları var. Bu kentte kış sevilmeyen bir misafir gibi. İzmir terbiyeli bir ev sahibi ve senin sesini çok özlemiş.
neşe
İzmir hep bildiğin gibi. Kızlar hala cilveli, erkekler hala çapkın. Şu gri günde bile hiçbir şey bozamaz keyfimizi. Ama bu kent senin sesini çok özlemiş...
günbatımı
Günbatarken bir bandonun etrafına dizilmişiz halka halka. Marşlar, şarkılar, daha neler neler... Bu kent ne kadar asık yüzlü olabilir sence? Orta sıradaki trompetçinin gülüşüyle bölünüyor işte bütün ciddiyeti. Sonrası iyilik sağlık ama İzmir senin sesini çok özlemiş.
ilk haber
Dikkatle bakarsan Kordon'dan uzaklaşan vapurun az ilerisinde bir deniz feneri göreceksin. Bu şehrin ruhu o minik fenerin yanıp sönen ışığında saklı. Biliyor musun İzmir senin sesini çok özlemiş...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












