izmir cadisi

18 Mayıs 2007

deniz

Başını olabildiğince yukarıda tutmaya çalışarak ufka doğru baktı. Ciğerlerini yakarak derin bir nefes aldı ve tekrar suya daldı...

31 Aralık 2006

yetenek

Seni hep konuşurken dinlemeye alışmış bir kedinin şarkı söyleyişini duyduğunda şaşırması gibiydi hayat... Hani herşeyin düzenini bilme rahatlığını sürerken aynılıktan tedirgin olmak, yeniyle karşılaşınca afallamak, gerisin geri kaçmak; ama sonunda bunun pek de fena bir durum olmadığına karar vermek ve içten içe sevinmekti. Ben böyle bir adamdım işte... Kadınların çoklukla lanetlediği, nice kalpler kıran bu insan için mesele basitti. Girdiğim her kaba sığabiliyordum çünkü kabın dışında ben yoktum. Böylece bir insandan diğerine geçer oldum. Üstelik bir sanatçı titizliğiyle, çok da iyi yapıyordum bu işi. Herkesin övüneceği bir yeteneği vardı: Kimi alev yutuyor cam yiyordu; kimi tek ayak üstünde top sektiriyordu. Ben de uyum sağlıyordum.

22 Ağustos 2006

yaza dair


Bu güneş renkli mısır tanelerinin tatlı kokusu olduğu müddetçe ben yaşayacağım. Sahilde çocuk sesleri, ürperten akşam meltemleri, küsmeyen yaseminler, nemli çarşaflar, uzun yolculuklar, hep aynı aldanmalar, aldatmalar... Geçer. Tortusu kalır.

Mızıkçılık yapmıyorum. Hey yaz, pabucu yarım... Çıktın dışarı bari oyunu tam oynayalım.

18 Temmuz 2006

hem uzak hem yakın



Sekiz yıl sonra hiçbir şey değişmemiş...Güneşin altında aynı telaşlı kalabalık, aynı neşe, aynı dayanışma. Balık ağlarını tamir edenler, ağın içinde çırpınanlar, seferden dönenler, ufuğa hazırlananlar...Bir ucundan ben de dokunuyorum hepsine. Bir tutam kahkaha koydum cebime, biraz lal renkli yaşam savaşı, biraz inat da lazım en sarısından, sonra sabır zümrüt yeşili, elbette huzur deniz mavisi. Taşıyıp sevincimi bir tekneden ötekine yüzümü güneşle yıkadım.
Yaşamdan kayıp gidenlere inat sığınaklar hep yerli yerinde.

28 Mayıs 2006

Bakımsız Bahçelerden Faydalanma Kılavuzu


Kuzey Ege’de verimsiz bir toprak parçası bulmak neredeyse imkansız gibidir. Bu durum ekilenlerden az ya da çok ürün alınmasını sağlarken bahar aylarıyla birlikte her yeri diz boyu yabani ot ve çiçeklerin basmasına da imkan verir. Biraz tembellik ederseniz özenerek türlü tohumlar attığınız bahçenize vardığınızda kıpkırmızı bir gelincik (bazen de bembeyaz bir papatya*) tarlasıyla karşılaşabilirsiniz. Evcil çiçeklerse çoktan hayal olmuştur. Ey bahtsız kentliler üzülmeyiniz! Düşünülenin aksine bu gelinciklerin bahçede veya vazoda nazlı nazlı salınmak dışında faydaları da vardır. Mahvolan bahçeniz için soğuk bir bardak su içmek yerine gelinciklerden yapılmış tatlı bir şurup içebilirsiniz...

Öncelikle bir avuca sığacak kadar gelincik toplanır.









Sonra hepsi düz bir yere serilir (tercihen bir gazete kağıdı üzerine). Hafifçe silkelenen çiçeklerin tohumları ile yaprakları kolayca ayrılır. İnat eden yapraklar elle koparılır. Gelinciklerin tohumları ile kaynaşmış böcekler dikkate alınmalıdır. Böcekler tek tek ayıklanır, öldürülmez, bahçeye geri götürülüp toprağa bırakılır.



Daha sonra gelincik yaprakları bir kaba alınıp güzelce yıkanır. Bu aşamada birkaç tane güzel kokulu, koyu renkli gül bulmak önemlidir (evet, yine bakımlı bahçelere muhtacız...). Onların yaprakları da eklenir.






Son bir yıkamadan sonra karışım cam bir şişenin içine doldurulur. Limon tuzu ve su eklenir. En fazla 2 hafta sonra şurup hazırdır. Yoğun kıvamda olacağı için karışımın su (ve isteğe göre şeker eklenerek) ile seyreltilmesi gerekebilir.





* Papatyalar için iki kullanım şeması önerilebilir: İlki kaynatıp çayını içmek. Sakinleştirici etkisi var. İkincisi de yine kaynatıp karışımı saçınıza sürmek. Ancak esmerlere bunu tavsiye etmiyorum, sabah uyandığınızda sarışın olma ihtimaliniz çok fazla.
** Gelincik şurubuma katkıda bulunan bütün bakımsız bahçe sahibi komşularıma teşekkürü borç bilirim.

27 Mayıs 2006

Gitme


Aramızda ölü bir ırmak uzanıyor şimdi. Kıvrıla kıvrıla değil, dümdüz bir su parçası. O kadar durgun, öyle ifadesiz ki korkarsın. Sırf karanlık dağılsın diye başına beyaz bir yazma bağlarım belki. Üstünü de örterim üzülme; hem gözlerini de kapatırım. Usulca bir kuruş bırakırım dilinin altına. Son bir söz beklerim. Konuşamazsın ki.

Sen o kuruşu alırsın. Bir ömrün bedelidir elinde tuttuğun. Benim duvarlarım yıkılır sen suya ilerlersin. Göremem kürekçinin yüzünü. Yanına ilişmek isterim olmaz. Her darbede uzaklaşırsın. Bakakalırım. Ben ıssız, ben en cesur ama en yalnız; karşı kıyıya gelemem ki...

Ölüler ülkesindeki ırmağı geçmek için her ruh sandalcıya bir metelik vermek zorundaydı. Irmağın ötesindeki bataklığı katetmek içinse mutlaka toprağa kavuşmuş olmak gerekiyordu. Bu yüzden antik dönemden başlayarak her ölünün dilinin altına bir metelik konuldu ve gömüldü. Toprağa karışmayan ruhlar 100 yıl boyunca başıboş gezmekle cezalandırıldı. Kaderleri bu sürenin sonunda belirlenecekti. Asırlar geçti. Sebepler unutuldu ama eylemler değişmedi. Biz ölülerimizi son yolculuklarına uğurlamaya devam ettik. Bilmediğimiz yolun toprakta değil suda bittiğiydi.

18 Nisan 2006

Uzun Burunlular Kenti



Bahar geldi mi o şehrin çocukları kendilerini sokaklara atarlardı...

Güneş batana, anneler çağırana kadar girilmezdi evlere. Yüzleri hep kirli, giysileri hep soluk, bir topun peşinde koştururdu o çocuklar. Günden güne artan yaralarla kaplıydı hepsinin dizleri. Çelimsiz bacakların sürdüğü bisikletlerin arkasında kardeşler taşınırdı bir çanta gibi. Kardeşlerden ayrılınmazdı. Her mahallenin bir bisiklet çetesi vardı. Yan mahallenin çetesiyle kavga edilir, gerekirse dayak yenir ama annelere söylenmezdi. O kentin çocukları sır saklamasını bilirdi.

Herkes kendi uçurtmasını kendi yapardı. İnce çıtalar birbirine çakılır, ipleri gerilir, evdeki unlu bulamaçla gazete kağıtları yapıştırılırdı. En güzel yeri kuyruğuydu o uçurtmaların. Dedeler vardı ellerinden tutulacak. Yüksek bir düzlüğe çıkılır, uçurtmalar salınırdı. Yukarı bakıp koşarken düşenler hiç ağlamazdı. Uçurtma için düşenlerin canının yanmadığı bilinirdi. Sırası gelince uçurtmalar kardeşlere devredilir, sabırla beklenirdi. O kentin çocukları paylaşmayı baharda öğrenirdi.

Okul oyun oynamak için gidilen bir yerdi. Çeşme başında su savaşı yapılır, sırılsıklam derse girilirdi. Öğretmenler önlüklerin neden ıslak olduğunu sormaz, hastalananlara kızmazdı.

Herkes hayatında en az bir kez ipek böceği beslerdi. Okulun karşısındaki bakkaldan yalvar yakar bir tırtıl alınır, eski bir ayakkabı kutusuna konurdu. Mahalledeki tek tük dut ağaçlarına tırmanılır, olabildiğince çok yaprak koparılırdı. Her çocuk tırtılının yemek yiyişini, kozayı örüşünü, kelebek olup çıkışını izlerdi. Kentin çocukları sorumluluğu ilk kez baharda önemserdi.

Cicoz sakız hem meşe olur hem de çiğnenirdi. O kentte bir çocuğun dilinin sarı, mavi veya kırmızı olması olağandı. Leblebi tozunun bir parçası hep buruna kaçar, geri kalanı da yanaklara dağılırdı. Küçük adamların şekeri yenir, kutularıyla oyunlar oynanırdı. Türlü çeşit, rengarenk piramit kolonyalar vardı. O kentin çocukları bu yüzden çok güzel kokardı.

Her çocuk yokuş aşağı bir zeytinliğin içinden, yuvarlanan çemberinin ardısıra koşardı. Bütün yollar denize çıkardı. Çemberler yitip gider, yerleri doldurulamazdı. O kentin çocukları kaçanın kovalanamayacağını, kaybetmeyi baharda görürlerdi.

Koşmaktan yorgun düşünce kaldırıma kilim serilir, balkon altında çiğdem yenirdi. Büyükler yukarıda oturup izlerlerdi. Akşamlar asla yalnız geçmezdi. Ertesi sabah buluşmak üzere sözler verilir ve sözler tutulurdu. Sözünde durmayanın burnu uzardı.

O kentte çok bahar geçti. Çocuklar büyüdü. Yeni çocuklar geldi. Çocukların burunları hala kısa. Büyüklerinse aynaya bakamadıkları söyleniyor.

Bu Akşam Kanatlarım Var...


Öyle akşamlar olur ki deniz kokusu iç sokaklara kadar sokulur. Limon çiçekleri tokat gibi çarpar insanın yüzüne. Ilık hava ikinci bir tendir sarar her yanını. İnsan en çok böyle zamanlarda farkına varır bedeninin:

Ellerin vardır örneğin hiçbir yere sığdıramazsın. Kulakların vardır her sese açık. Duyduğun ilk ağustos böceği midir üçüncü kırlangıç ailesi mi? Bir boynun olduğunu hatırlarsın sözgelimi; saçların fazlalıktır. Omuzların açıkta değildir henüz ama lodos yakandan içeri dolmaktadır. Cılız kolların güçlüdür, istesen dünyayı bile kaldırır. Göğsün hızla inip kalkar; vefalı bacakların koşarak geçmiştir çünkü her yolu. Ya ayakların, aylardan beri ilk kez bu kadar özgür, sızlar da sızlar yine de hiç ihanet etmez. Bir şey olmalıdır insanı delirtecek, belki bir mucize beklenir. Bu sebepsiz mutluluk yerini bulmalıdır. Hiçbir şey olmaz.

Bir komşuyla karşılaşılır. İçten bir gülümseme alınır. İçten bir iyi akşamlar verilir. Akşam gerçekten de iyidir. Bazen sekerek de olsa yürüyebilmek, çarpık dişlerine rağmen gülümseyebilmek de bir şeydir.

01 Nisan 2006

bahçedeki misafir



Üç kardeştiler. Çok uzaklardan geldiler. Günlerce kocaman bir hangarda konakladılar. Orada tanıştık beyefendilerle. Alımlı hemcinslerinin arasında en mahcuplarıydılar. Tuttum ellerinden getirdim bahçeye. Kıyamadık ayırmaya. O gün bugündür yan yana beklemekteler.


* Sol alt karedeki menekşeler, çilek saksısı ve sağ üstte görülen limon ağacı bu fotoğrafa sonradan eklendi. Herşey yolunda giderse yaz başında böyle olacak bahçe. Önümüzdeki yılın iki hedefi: Ortaya Rodos mozaikli küçük bir döşeme yapmak ve kayısı ile limon arasına bir hamak germek: )

26 Mart 2006

bahçevan

Pazar akşam üzeri itibariyle bir yediveren limon ağacım, üç fideli bir çilek saksım ve tam kırk üç tane daha menekşem oldu. Hepsinin çukurlarını ben açtım, can suyunu verdim. Umarım adı üzerinde kaypak bahar onlara kötü davranmaz. Bir daha yanlarına gidene kadar başlarının çaresine bakacaklar.

Günün ardından ipe asılacaklar:
- İnce bir bel ve sırt ağrısı
- Pisboğazlık sonucu felç olmuş bir mide
- Mart ayı diyerek ciddiye almadığım güneşin rüzgarla birlikte elmacık kemiklerime, burnuma ve dudaklarıma bıraktığı kavruklar
- Eşek derisinden hallice ellerim


19 Mart 2006

isimlendiremediğim

Çoktandır böyle sabahlara uyanmamışım. Derin bir şaşkınlık, içimde cevaplanmayan “bu da nereden çıktı?” sorusu... Gündüz itip kaktıkların geceleri sıkıştırıyor seni. Neden konuşmazsın be kadın? Neden dokunabilecekken ellerini saklarsın? Adını söylemeyince yok olur mu sanırsın? Bütün inkarların bir bir bulur seni. İşte böyle bir sabaha uyanırsın. Kaçırırsın gözlerini ama taşıdığın yüzde bir tek cümle asılıdır: Ben katıksız bir korkağım.

11 Mart 2006

hayat yumakları

Moira kız kardeşler kaderi belirleyen üç tanrıçaymış.* Her insan doğduğunda onun yaşam ipliğini bükmeye başlarlarmış. Canları istediğinde de ipi keserek hayatı sonlandırırlarmış. O kadar güçlü ölümsüzlermiş ki tanrıların babası Zeus bile saygı duyarmış kararlarına. Moiraların belirledikleri değiştirilemezmiş.

Bugün “kaderin ağlarını örmesi” deyiminin bu eski inanışla bir ilgisi olup olmadığını düşündüm. Sonra İngilizce’de “fate” (kader) ile “fatal” (ölümcül) arasındaki benzerlik geldi aklıma. Yakın bir göbek bağı İtalyanca’da “fata” (peri kızı) ile “fatal” (yine ölümcül) arasında mevcut. Fransızca’da da “fatal” ile “fatalité” (kader) kardeş.

Gözümün önünde canlandırdım: Üç kız kardeş hayat yumaklarımızı bir kumaşa dokuyor. O zaman aynı bağlamın parçası oluyoruz. Bize verilen yerde kısıtlı bir şekilde esneyebiliyoruz gel gör ki iki yumak atlayıp üçüncüye erişemiyoruz. Öteki kumaşa da geçemiyoruz çünkü tezgahın dışına taşamıyoruz...

Ben bu tasarıdan hoşlanmadım. Bütün raslantıları dışlıyor gibi geldi. Başka bir şey düşledim: Sakar kız kardeşler hayat yumaklarımızı ellerinden düşürüyor. Yerde bütün ipler karışıyor. Çarpışma anında birbirine dolananlar artık hep beraber yaşıyor. Çarpışmanın şiddetiyle geri sekenler ayrı yönlere gidiyor, bir daha hiç karşılaşmıyor. Çarpışma öncesi ve sonrası asla aynı olmuyor. Ama ilk dokunuştan sonra gerçekleşecekleri Moiralar bile bilmiyor. Onlar sadece başlangıca ve bitişe karar veriyor. Böylesi daha güzel (sanki)...

*Azra Erhat, “Mitoloji Sözlüğü”, 1989, 4. Basım.

04 Mart 2006

Deliliğe Övgü



Kendisi “deli incir” imiş. Yaprakları dökülmüşken bile meyve verme yetisine sahip. Verimli olabilmek için delirmek gerektiğine en güzel kanıt... Saygıyla eğiliyorum önünde.

01 Mart 2006

gelgit

Artık aramasan da olur beni. Limandaki dalganın kıvrımlarına karıştım, yelkeni dolduran lodosa. Kuma gömülmüş bir kabuktayım. O kadar çok var ki benden istesen de bulamazsın. Yengecin bacağında yolcuyum. Sarhoşluk yalnız bize mi verildi sandın? Yükselen ay ışıyor üstüme. Islak bir ayak izi uzunluğuncaymış yaşamım. Sabah sisinde ince ve hainim. Her nefeste bir kaleyi derinden salladım. Akıntıya boyun eğen kestanenin dikenindeyim işte. Farketmeden can yakmakmış tek amacım. Bir gelişle kondum dünyanın kıyısına, bir gidişle kaybolurum...

28 Şubat 2006

görünmeyen kent

Bir kent hayal etsem...İçinde tüm sevdiklerim. Kimse uzaklara gitmemiş ve hiç kimsenin başka bir yere ihtiyacı yok. Bu da benim görünmezim olamaz mı?

10 Şubat 2006

ayna

Saysan adalar kaç kulaç uzaktadır? Ne kadar inkar etsek boşuna… Baktığımız aynı denizdir, dinlediğimiz aynı şarkı. Kıyının öteki yanıdır. İzmir aynaya döner de aksini görmez. Senin sesini özlemiştir başka kimseyi duymaz.

06 Şubat 2006

patates kızartması

Sıradan bir Pazar günüydü. Her zamanki rotamda ilerliyordum ben. Bütün meşgul insanlar gibi acilen gerçekleştirilecek planlarım vardı. Sürem doluyordu, erteleyecek bahanem kalmamıştı. Ama hala güvenle yürüyen ayaklarıma inat şu koca kafama söz geçiremiyordum ya çok ayıptı.
Karşıma çıkan bitli yaratığa ayıracak zamanım yoktu tabii. Biliyordum, laf olsun diye bakmıştım içeriye. 2 saat sonra kendimi aynı yerde bulmam mümkün değildi. Ertesi gün rüyama sızmayacağını da anlamıştım hemen. Bir hafta sonra elimdeki kutuyla “ev sakinleri seni kapının önüne koyacak!” diyen sese de gülmeyecektim. Ben yürüyordum, planlarım vardı.
“Daha çirkinini bulamadın mı?” yorumuyla karşılanan bu bitli yaratık hayatımı ikiye bölmeyecekti. Çoktan unuttuğum P. öncesi ve sonrası olamazdı. Ben top peşinde koşturacaktım ve efendi (!) kim karıştıracaktım öyle mi? Dört ayaklı hem de bıyıklı bir yaratık istiyor diye güneşin önünden çekilecektim, bir de üstüne “uyuyorum dokunma!” patisi yiyecektim... Mümkün değildi tabii, ben yürüyordum.
Gecelerce uyuyamayıp bu sarı- beyaz yaratığa arkadaş arayacaktım. Oturduğum koltuğu işgal etmesine göz yumacaktım. Gördüğüm en meraklı canlı olmasını kabullenecektim. Çizimlerimi tırmıklamasına izin verecektim. Yeni temizlediğim mutfağı dağıtmasına ses çıkarmayacaktım. Hatta aynı anda hem bu kadar havalı hem de bu kadar şaşkın olmasını bile kıskanmayacaktım. İhtimal dışıydı. Sıradan bir Pazar gününde yürüyordum, üstelik planlarım vardı. Ama bir kedi gördüm ve herşey değişti.


05 Şubat 2006

Bergama / Pergamon





Bergama üzerine söylenecek onca şey varken ben onu zarif kadınlarıyla hatırlamak istiyorum.İster ölümlü ister tanrıça... İster soylu ister ayaktakımı... Zamanın önüne düşmüş birkaç çizgi hepsi. Binlerce yıl ötesinden eteklerini savuran rüzgar bugün benim saçlarımda dolaşıyor uslu uslu...


07 Aralık 2005

parkta

Eski balıkçı barınağının yerinde kocaman bir park uzanıyor şimdi. Senin defalarca kaçtığın o kayalara kimse yaklaşmıyor. Çıplak ayak dolaşıp çimlerde bir dilek diliyorum ki İzmir konuşuyor: Senin sesini çok özlemiş...

06 Aralık 2005

yağmurda

Hastanenin önündeki ağaçlı yol da değişmedi. Belki biraz daha gürültülü ve kalabalık. Ama hala yağmurda ıslanmadan geçebilirsin o yoldan. Ve yeterince sabırlıysan Yeşil Köşk'te bir mola bile verebilirsin kimbilir...Dinlersen duyarsın, İzmir senin sesini çok özlemiş.

05 Aralık 2005

oda

Odam denizi görmüyor. Ama bahçemde hiç solmayan limon ağaçları var. Bu kentte kış sevilmeyen bir misafir gibi. İzmir terbiyeli bir ev sahibi ve senin sesini çok özlemiş.

neşe

İzmir hep bildiğin gibi. Kızlar hala cilveli, erkekler hala çapkın. Şu gri günde bile hiçbir şey bozamaz keyfimizi. Ama bu kent senin sesini çok özlemiş...

günbatımı

Günbatarken bir bandonun etrafına dizilmişiz halka halka. Marşlar, şarkılar, daha neler neler... Bu kent ne kadar asık yüzlü olabilir sence? Orta sıradaki trompetçinin gülüşüyle bölünüyor işte bütün ciddiyeti. Sonrası iyilik sağlık ama İzmir senin sesini çok özlemiş.

ilk haber

Dikkatle bakarsan Kordon'dan uzaklaşan vapurun az ilerisinde bir deniz feneri göreceksin. Bu şehrin ruhu o minik fenerin yanıp sönen ışığında saklı. Biliyor musun İzmir senin sesini çok özlemiş...

23 Eylül 2005

Kardelenler

İzmir’in güzel insanları ve Sezen Aksu oradaydı...Tıklım tıklımdı Fuar Açıkhava. Bütün gece gizli gizli ağladım. Çok dokundu.

Bazı şeyleri her daim elimizin altında, kolayca buluverdiğimiz için mi hep varolduklarını sanıyoruz? Bu yüzden mi değerini bilmiyoruz? Ben hiç “okula nasıl giderim?” diye sormadım. İhtiyacım olan destek yanımdaydı. Bu destekle ilerledim. Sevmediğim bir şeyi yapmaya zorlanmadım hiç. En kötü hatalarımda bile elimden tutup kaldırdılar beni. Öylesine katıksız bir sevgi ve güven gördüm. Sahip olduğum özgürlüğü kanıksamışım. Yeniden hatırladım bu gece. Kendimi şanslı hissettim, bir o kadar da suçlu, batan gemiden ilk önce kaçan fareler misali...İzmir cadısı kendini kurtarmış ama bulunduğu coğrafyayı yaşanılır kılmak için ne yapmış? İşte konsere gelmiş, birkaç kere ders vermiş, birkaç kere de küçük bağışlar yapmış. Sonra da tıpkı kalabalığın yaptığı gibi unutmuş bunları, vicdanı rahatladığı için. Çabalamadan elde ettiği eğitim özgürlüğünü şımarıkça harcayan insanlara karşılık okuma yazma bile bilmeyen bir milyondan fazla kadın var. O kadınların binlercesi –evet resmi olarak binlerce- burada, İzmir’de benimle omuz omuza yaşıyor. Ben hergün kalkıp olmadık şeylerden şikayet ederken birileri hangi otobüse bineceğini bilmediği için o gün de evden çıkamıyor. Bunlara dayanamıyorum artık.

Kadınlara da özgürlüğün hediye edildiği bir ülke düşlemek çok mu fazla acaba? Biz adam olur muyuz? Lütfen biri evet desin. Herkes eşit olsun.

“.....
Her çiçeğin kar altından
Güneşe giden masalında
Yaşamak yeniden tazelenir
Yeniden anlamlanır
Işığa uzanırken kardelen
Kış rüyasından
Ümidin mucizesiyle
Sevince uyanır”

20 Eylül 2005

benim hala umudum var...


Bir ömrün en uzun süreli ve belki de en sıkıcı eylemi büyümek. İnsan büyüme sürecini kaç yaşında tamamlıyor? Ben hala sonunu göremiyorum. Oysa büyümekte olduğumu gösteren pekçok belirti var. Çoktandır değiştiremeyeceğim şeylerin varlığını kabul ettim. Artık daha az şaşırıyorum, çok daha az “neden?” diyorum (hayret etmekten ne zaman vazgeçtim?). Bundan da beteri değiştiremeyeceğim şeylerin iyi yönlerini bulmaya çalışıyorum.

Yeni bir dönemeci göğüslemeye hazırlandığım şu günlerde yine deliler gibi korkuyorum (sol şakağımdaki beyazların sayısı beşi geçmiş, dehşetle izliyorum). İçine yerleştiğim bir düzeni bırakıyorum. Bazı şeyler artık eskisi gibi olmayacak. Başka insanları tanımayı seçtim. Göze aldıklarım beni mutlu edecek mi? Bil-mi-yo-rum. Bu deli cesaretimle hırçın inatçılığımı ne kadar sürdürebilirim? Bil-mi-yo-rum. Tam köklenmeye başlamışken beni alıp yine uzaklara atacak bu sorumluluğu istiyor muyum? Bil-mi-yo-rum. Şu yetişkin kuralları yüzünden yanıtlamak zorunda olduğum yüzlerce soru...Cevabı kendim bile bilemezken...Uyuyamıyorum!

Yüzleşmek istemediğinde bütün sorularını toplayıp başka bir semte, başka bir kente, başka bir ülkeye kaçıyor insan. Uzun zaman önce olduğu gibi başka birisi benim yerime karar versin, ne yiyeceğimi söylesin, beni şımartsın diyor. Bense bunlara inanamayacak kadar yaşlı hissediyorum. Yine de ayak diretiyorum.

Hala elma şekerini, pamuk helvayı, çikolatayı, Corto Maltese’yi çok seviyorum. Gülmeyi unutmuyorum, unutturmuyorum. Sabahın köründe üşenmeden uyanıp çizgi film izliyorum. Sinir olduğum adamların fotoğraflarına kötü bıyıklar çiziyorum. Kedimi kızdırıyorum, onun topunu çalıp oynuyorum. Güzel yemekler yapıyorum, dostlarımla yiyorum. Herşeyden çok hayallerime tutunuyorum. Kitapları, insanları, hayvanları okumayı öğrendiğim gibi kenti, yapıları okumayı da öğrendim. Onların hikayelerini anlatmaya devam ediyorum. Seslerin olmadığı bir yerde dillerini çözüyorum. Bir taş yığınının ötesindeki yılları, onlara karışmış yüzleri sayıyorum. Ve eğer mümkünse o yılların hatırına tüm bu yaşanmışlığı biraraya getiriyorum. Gizliden gizliye aldığım şu minik gücü saklamak içimden gelmeyecek...

Farkındayım kendi kendime gülümsemem garip karşılanıyor. Bir köprüden geçiyorum yürüyerek, yüzüme güneş vurmuş. Hava o kadar güzel ki sanırsın bir yüzyıl sürecek. Varsın deli desinler bana. Ben içimden bağıra çağıra şarkı söylüyorum: benim hala umudum var...

11 Eylül 2005

Eylül















Eylül yaklaştıkça içime gelip yerleşen sancı...Bir haftasonu o yolda yürürken ansızın dayanılmaz bir hal alıyor. O çok alıştığım sahil kasabasının en sevdiğim sokağına dalıyorum. Sitenin tabelası hala duruyor. Yerler parke taşlarıyla kaplı. Küçük bahçelerinin duvarlarından birkaç metre içeride yazlık evler var. Dikkatli bakarsam birbirinin aynı olanları bile görebiliyorum. Aslında bu da bir yanılsama. Hangi iki ev birbirinin aynı olabilir ki? İşte biri sapsarı diğeri beyaz. Birinin penceresinde tanımadığım bir çocuk var, öbürüyse boş- terastaki yaşlı teyzeyi son anda farkedip gülümsüyorum; bizimkisi göz aşinalığı sadece, yine de onu orada bulmak güzel. Havadaki deniz kokusuna yasemin ve hanımeli karışıyor. Çok derinden de yeni sulanmış toprağın kokusu geliyor burnuma. Öyle ya akşam oluyor, buralarda güneş batarken herkes bahçesini sular. Yoksa küser çiçekler...















Şu kısacık yolda yürürken eski bir dostu görmeyi ne kadar çok istiyorum... Gözlerim birilerini arıyor oysa kimse yok. Bazı evlerin kepenkleri hiç açılmamış, her tarafta sarmaşıklar. Nasıl içim acıyor. Sanki terkedilen benmişim gibi düğümleniyorum. Sokağın denizle kavuştuğu köşedeki eve bakamıyorum bile. Gözlerimi kaçırıyorum. Sırtımı dönmek de işe yaramıyor. Hiçbir şey kaybolmuyor işte. Hani ağlamamak için gözlerimi kırpıştırınca yaşları savuşturabilirim ya yine öyle yapıyorum. Gözlerimi açıp kapadıkça aklıma üşüşenleri kovalarım sanıyorum. Yüzümü kumsala çevirip yürüyorum. Ama attığım her adımda başka bir anı takılıyor ayağıma. Ne başımı sallamak ne de gözlerimi kapamak: Terasta oturmuşuz gülüşüyoruz, sen hiç unutmadığım o kokunu sürmüşsün. Güneşten burnun kızarmış bir de sağ kolun, şemsiyenin altına çekmeyi akıl edememişsin yine. İçeride annenin bıraktığı kurabiyelerden yiyoruz, yemek sadece vakit kaybı aslında yapacak onca şey varken... Kapının üzerinde bıçakla asılmış bir not “Banyodaydım”... Beklemişsin ve ben yine geç kalmışım. Birine dokunmanın hem masum hem de güzel olduğu günler. Sorumluluklar çok azmış biz dünyayı taşıdığımızı sanırken. Aramıza ne çok zaman girdi. .. Ne çok mesafe ve insan... Utanarak farkettim bugün her yıla birini sığdırmışım neredeyse. 12 yıl olmuş. Ben savrula savrula daha uzaklara gittiğimi düşünürken buradayım işte. Her Eylül’de tatilciler çekilip sahil boşalırken böyle mahvoluyorum. Evet kumsal sessiz, rüzgar da çok güzel. Ama yalnızlık neredeyse katılaşıp önüme dikiliyor. Deniz dalgalı lacivert, kayalarda balık tutanlar da yok tabii. Hele palmiyeler çırpınırken herşey daha da çekilmez oluyor. Tökezleye tökezleye yürüyorum kumlarda. Bir şey eksik. Sadece bir tek şey mi? Söyleyemiyorum. Dillendirmeyince kabul etme zorunluluğu da kalmıyor ortada.

Artık ayıramadığım şeyler var. Mesela yazın bitişi, senin yokluğun, gitme mecburiyetim, büyümek... Hepsi peşpeşe patlıyor kulaklarımda. Kumsalın başındaki lambanın altında durup sandaletlerimi silkeliyorum. Gitmek her seferinde daha da zor oluyor. Bunları bırakıp dönüyorum. Büyüyorum...

Geriye yalnız söylemek istediklerim kalmış... Hayatım boyunca ıskaladığım hiç kimse için pişmanlık duymadım. Ama galiba o günleri çok özlüyorum.